Post Image

Bilmek" ve “harekete geçmek”, "davranmak" ya da "eylemek" insan dünyasının belirleyici iki temel niteliği olarak değerlendirilebilir. Aslında "bilmek" de kendi içinde birçok eylemsel süreci barındırmakta; bunlar da insanın diğer canlılardan ne denli farklı olduğunu kavramamızı sağlamaktadır. Bilmek ve özellikle hareket etmek, davranmak, eylemde bulunmak, insan söz konusu olduğunda, “niyeti olmak”la, "amaç koymak"la birlikte gider. İnsan; davranışlarını, eylemlerini çoğunlukla önceden belirlediği niyetler, amaçlar doğrultusunda gerçekleştirir. Bu, insanın doğa içinde olduğunu ama aynı zamanda doğayı (: insanın kendine verilmiş yalın doğayı, bütünüyle bedensel varlığı) aştığını, aşması gerektiğini gösterir. İnsan; doğayı, geçmiş, şimdi ve gelecek ekseninde kendisinin kıldığı "zaman" kavramıyla ya da tasarımıyla; "düşünme"den başlayarak, gerçekleştirdiği birçok eylemiyle; kendi türünden olanlarla ya da olmayanlarla, başka varlıklarla kurduğu ilişkilerle ve özellikle de "konuşma" ve "yazma" etkinliklerinden oluşan dil, söz ya da söylem ortamıyla, günümüzde de olduğu gibi, ağırlıklı olarak sanal gerçeklik bağlamında aşar.


İnsanın farklı yollarla bedenini aşması, onu öteki canlılardan ayıran en belirgin özelliktir. Öteki canlılar, doğaya boyun eğerken, insan sanki doğayla bir hesaplaşma içine girer. İnsan doğaya kattıklarıyla kendisi için yeni bir dünya yaratır; bu, kültür dünyasından başka bir şey değildir. İnsan, ayrıca, kavramlaştırma (: sınırlandırma, bir araya getirme, derleyip toplama) etkinlikleriyle kendi dışındaki varolanları kendi düşünmesinin ve tümüyle dile getirmesinin konusu yapar; varolanları kendisinin kılar; kendisi için yeniden düzenler, onları, düşünme ve dil yoluyla karmaşıklıktan kurtarır.


İnsan dünyasına daha dikkatli bir biçimde bakıldığında, bu dünyanın temelde, ister yüz yüze ister sanal dünyada olsun, "iletişim dünyası" olduğu anlaşılır. Asıl sorun insanın, iletişim ilişkilerinden oluşan kültür dünyasının etkin özneleri olup olmamasında kendini gösterir. Kültür ortamının, başka bir deyişle iletişim ortamının etkin ya da edilgin bir öznesi olarak insan her şeyden önce bireydir. Birey olarak insan, insanlaşma sürecinde kültürle tanışır; kültürle varolur. Kültürü de kişi olarak aynı zamanda insani bireyler yaratır. Kültürün yaratıcısı/kullanıcısı olan insanın kişi olarak tanımlanması büyük önem taşımaktadır. Çünkü insan kişi olarak dünyaya anlam yüklemekte ve dünyaya birbirinden çok farklı biçimlerde değer katmaktadır. Kişi başlangıçlarda değer katmayı "kendiliğindenlik" içinde, özellikle de gereksinimleri doğrultusunda gerçekleştirir. Bir bakıma bu bağlamda değiştirmenin gereği olan özgürlüğü yaşar. Özgürlük kavramı giderek, kişi kavramıyla birlikte giden bir kavram olarak görülür. "Özgürlük" kavramıyla birlikte giden diğer belirlemeler ise "özgür olmak" eylemiyle, "özgür" sıfatı altında toplanabilir.


İnsanın özgür olup olmadığı gerçekten de yanıtlanması güç bir sorudur. Ama özgür olsun olmasın her tek insanın dilinde "özgürlük" terimi vardır ve kuşkusuz bu terime ilişkin olarak da zihninde, anlama yetisinde “bir kavramı”, “bir tasarımı” ve bu kavrama, tasarıma eşlik eden “imgeleri” vardır. Özgürlük üzerinde düşünmenin zor yanı, bu kavramın/terimin dışdünyada somut olarak gösterebileceğimiz bir karşılığının, nesnesinin olmayışıdır. Gerçekten de dışdünyada doğrudan/birebir karşılığı bulunmayan bir kavramı belirlemekte karşımıza büyük zorluklar çıkmaktadır.


Özgürlük, insan dünyasında ancak eylemler ve ilişkiler bağlamında kendini gösterir. Özgürlük, özgür olma genellikle kişinin ya istemesinin ya da eylemde bulunmasının, eylemesinin bir niteliği olarak belirir. Özgürlük eğer bizim insan olarak yapısal bir özelliğimize işaret ediyorsa, bir bakıma üzerinde ayrıntılı bir biçimde durmamızı gerektirmiyor. Artık kestirmeden şöyle diyebiliriz: İnsan özgür bir varlıktır, yapısı gereği özgürdür; şu ya da bu eylemini saptadığı amaçları doğrultusunda gerçekleştirir. Bu gerçekleştirmede de çıkarlarını düşünür ya da yapılması gerekeni önceler ve öyle davranır; kendi davranış biçiminin yasasını kendisi koyar. Ama asıl sorun da burada başlamaktadır: Davranışlarının, eylemlerinin yasalılığını belirleyen nedir? Salt çıkarları mıdır; çıkarlarında somutlaşan kendi varlığı mıdır; yoksa hiç kuşkusuz kendi de içinde olmak üzere ölçü alınan insanlar mıdır; örneğin, aile bireyleri midir, özetle anne babalar mıdır?


Şimdiye değin yaptığımız belirlemeleri asıl konumuz olan aile-genç ya da anne-baba-genç ilişkisinde biraz daha somut kılmaya çalışalım: Ancak bu somut kılma çabasının da kendine ilişkin gerekli ve yeterli koşullarının olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Çünkü “genç” diye nitelediğimiz birey, aynı zamanda kişi olma sürecini yaşamaktadır. Kişi olarak dünyaya "değer" katacaktır; "değer"i oluşturacaktır. Bu bağlamda, aile-genç ilişkisinde özel alan ilişkileri belirgindir ya da hiç olmazsa önceliklidir. İçinde yer alınan mekân da bu bağlamda "ev"dir. "Ev"deki ilişkiler de ağırlıklı olarak özel, bireysel, kişisel ilişkilerdir. Ama aynı zamanda toplumsal ilişkiler de burada söz konusudur. Çünkü ev, ev dışından yalıtılmış değildir. "Ev"in bu bakımdan, toplumsallıkla kamusallıkla ilişkili olduğunu hatta bunlarla kurulduğunu ileri sürebiliriz.


Yaşam, aile bireylerinin ev ve ev dışı ortamında bir süreklilik içinde akıp gider. Gencin insanlaşma sürecinde ve serüveninde de özgürleşmesinin gerçekleşmesi için, çevresindeki bireylerin "değer koruma"ya yönelik eylemlerde bulunmaları ve gencin giderek bu değer koruma edimini öğrenmesi, içselleştirmesi gerekir. "Değer koruma"nın da birtakım vazgeçilmez koşulları vardır ve bu koşullar yerine getirildiğinde ancak özgürlük sağlanmış olur; özgür olunur. Başka bir deyişle, "özgür olmak"la "değer korumak" arasında içten bir bağ vardır. Artık şu soruyu açık seçik bir biçimde sorabiliriz: Nasıl ve ne yolla özgür kişi olunur?


Özgür kişi "yargıda bulunma yetisi"ni ayrıntılı çözümlemelere, bilgiye dayanarak kullanan kişidir; bilgiye dayalı olarak gerekçelendirmeler yapan kişidir ve bilgisini edinmede, kullanmada insanı “ölçü” alan kişidir. Ancak aile-genç ilişkisi ev dışından, toplumsal olandan yalıtılmış olamayacağına göre, özgürlüğün toplumsal ve yine onunla bağlantılı olarak kamusal boyutunun da hesaba katılması büyük önem taşımaktadır. Toplumsal/kamusal alanda özgürlüğün, özgür olmanın güvencesi ne ya da neler olacaktır? Bu bağlamda asıl güvenceyi sağlayacak olan, özgür kişiler ve onların oluşturduğu yazılı olmayan kurallar, yasalar ve yazılı hukuk olacaktır. Hukuk da dayanağını salt yasal olandan ve toplumsal ahlaktan mı alacaktır, yoksa, en başta eğitim alma hakkında somutlaşan insan haklarına dayalı hukuktan mı alacaktır? Bu noktada, ailenin, gencin özgürleşmesini sağlaması için sadece yerel/bireysel olanı ona aktarmakla yetinmemesi, yerel-evrensel geriliminin çözümüne ilişkin yeni düşünme yolları konusunda da gencin "yargı verme yetisi"ni işlemesi; ona bilmenin, bilerek tanımanın ne denli önemli olduğunu yaşamın içinde —örneklik ederek— göstermesi gerekir. Aile bireyleri, yetişkinler, gençlerle kuracakları “açık iletişim” ortamında, gençleri bedensel-düşünsel-dilsel sınırları üzerinde, eylemleri ve ilişkileri üzerinde düşünmeye yöneltmenin gerekleri üzerinde durmalılar; öncelikli olarak da yetişkinler bu edimleri kendileri gerçekleştirmeliler, gençlere örnek olmalılar. Ayrıca, "sevmek" de içinde olmak üzere, yönelimlerin ve eylemlerin temeli "bilme" edimiyle desteklenmediğinde, özgür olmak olanaksızdır. Öyleyse özgür olmak bilmek demektir; yargıda bulunma gücünü bilinçli olarak, bilerek kullanmak demektir. Bu da <<(...) yüz yüze gelmeyi seçmediği bir durumda seçim yapmakta özgür>>1 olduğunu genç insana öğretmek, daha doğrusu somut bir biçimde göstermek demektir.



1 Fernando Savater, Oğluma Ahlâk Üstüne Öğütler, Çeviren: Şadan Karadeniz, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s. 30.


Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN


(Maltepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı)